İSMAİL ŞIHLI – ÇİSENTİ – İsmail Şıxlı – ÇİŞKİN

Standard

20161217_151039_HDR

İSMAİL ŞIHLI – ÇİSENTİ

O, dirsekliği yıpranmış koltuğu pencerenin önüne çekti. Kalın yün şalı kemer yerine kadar kaldırıp, dizlerini sıkı sardı. Odaya karanlık çökse de, ışığı yakmadı. Gözünü pencereye dikti. Pencerenin nefesliği açıktı. Çiseliyordu.
Sokak ile sürtünen giden arabaların tekerleri çınlıyordu. Arka taraftaki kırmızı ışıklar yaş yollarda kızarıyordu. Sekilerin kenarı boyunca dikilen ağaçların yapraklarını ince damlalar yıkıyordu . Onların yeknesak tıkırtısı karşıdaki bahçenin yerlerdeki sararmış yaprak hışıltılarına karışıp odaya doluyordu. İçerisini nem yaprakların rutubeti bürüyordu.İhtiyar gözünü pencere camlarına konmuş damlacıklardan çekiniyordu. O, narin su zerrelerinin birleşerek toparlandığını ve bu damlaların süzülüp yolda şerit-şerit izler bıraktığını müşahede etmekten son zamanlarda doymuyordu. Öyle bil ki, bahçedeki ağaçların yapraklarını yıkayıp temizleyen çisentili yağmurun dingin şırıltısı onu sakinleştirirdi.
İhtiyar böyle anlarda saatlerce oturup neredeyse pencereden içeri dolan yaprakların ucunda toparlanmış damlalara, onun yıkayıp temizlediği şeritler, kırağı gibi her yere konmuş su zerrelerine baktıkça bedeninde bir serinlik, asabında insanı rahatlatan bir sessizlik duyardı.
O yorulmuş. Elli yıldan fazla yüksek mekteplerde ders okuyan, bilimsel konferanslar, müzakereler geçiren, cilt cilt eserlerin müellifi bu ihtiyar alim akan yıllar geçmişi olmuştu. Bedeninin ağrıları artmış, ayaklanmak zor haline gelmişti. O fark etti ki, daha evvelki gibi merakla ders veremiyordu.
Sık sık durup nefesini dinledirir, adeti olmadığı halde, ders sırasında sandalye çekip oturmalı oluyordu. Onun dersi geldikçe isteksizleşiyordu.
“Her şeyin makamını bilmek, boyut hissini yitirmemek en büyük kabiliyetdir. Vaktinde sahneden gitmeyi başarmak, hatıralarda çağlayan şelale gibi yaşamak hüner istiyor “.
Bu sözleri profesör defalarca tekrar etmiş, sürüngenlerle barışmadığını herkese bildirmişti. Peki şimdi? Peki özü?
O, dilekçe verdi. Emekli oldu, İlk aylar onun yanına maslahata gelenler, görüş alanlar çok oldu. Ancak tedricen kapıdaki ayak sesleri, telefon çalışları azaldı, gidip-gelenler seyreldi, bir yıldan sonraysa tamam kesildi.
Kendi evladı gibi yanında bulundurduğu bacısının torunu da onu terk etti. İhtiyar tek kaldı. İlk anlar o, buna sevindi. Tam sessizlik içinde oturup kitapları önüne döktü, gece-gündüz okuyup bozdu, öyle bildi ki, bu meşgale onu usandırmayacak, kitaplar onu yormayacak.
Bir-iki ay da geçti. İhtiyar dehşetle fark etti ki, bunların hepsi tesellidir. Yalnızlık onu sıkıyor, eve, kalbine gittikçe ağır bir keder konuyor.
Fikrini dağıtmak için sık sık hayattaki bahçeye indi,söylene söylene yakındaki deniz kenarına gitti, bir kanapede oturup saatlerce dalgaları seyretti. Bu da çok sürmedi. Ayaklarının sızıltısı arttı, yürümesi çetinleşti, nihayet, evden dışarı çıkmayı sonlandırdı …
Evdeki eşyalar: tavana kadar yükselen kitap rafları,sofadaki büyük yazı masası, döşemeyi baştan başa bürüyen desenli yemek masası, neredeyse odanın yarısını tutan divan, tavandan asılmış eski avize karanlığa karışıp eriyordu. Ender olarak arabaların ışığı pencerede parıldıyor, kah duvarın bir kısmında,
bazen de tavanda, kah kitap raflarında sürünüp geçiyorlardı. Bu ışık çizgili bazen ihtiyarın suratında iz bırakıyordu.
Onun oturuşunda, alnındaki kırışıklıklar sıklaşmasından, gözlerinin uzak mesafe ve zaman arkasında neyse arıyormuş gibi sakin ve dalgın durmasından
hissediliyordu ki, yorulmuştur, seksen yıldan fazla ömür süren bu ihtiyar alim kalben, ruhen sakinlik ve dinçlik arıyor.İhtiyar azıcık hareketlendi. Elini uzatıp yanındaki yemek masasının üstünden yoğurt kasesini aldı. Şimdi aklına geldi ki, kahvaltı yapmayıp aslına bakarsan son zamanlarda yoğurtlu çorbadan başka bir şey yemiyordu. Hekimlerin maslahatı öyle idi: sabah yoğurtlu çorba, öğle yoğurt, akşam yatmadan evvel yine yoğurt.
Koltuğu geri çekti. Titrek ellerini masanın üstünde gezdirdi. Nedense cızırtı ile yere düştü. İhtiyar koltuktan kalktı. Elini dizine dayayıp azıcık eğildi.
Masanın üstüne dağılmış kağıtları toparladı ve birden hatırladı ki, onun elindekiler paradır. Kat kat, yığın yığın paralar yere dağılmış.
Kolları yanına düştü. Takatı tükenmiş koltuğa düştü. Buruşturduğu paraları masanın üstüne attı.
Onun dudaklarında gururla karışık acı ve istihzah bir tebessüm belirdi. Suratını teessüfü hatırlatan, ama pişmanlıkla dolu dünyanın garip işlerine
meydan okuyan bir ifade kapladı.Tam bir saat evvel, karanlık olmadan hayli önce, ona para getirmiştiler. Küllü miktarda, beklemediği anda. Ona demiştiler sizin ne vakit, hangi kitabınız yayımlandı. Büyük tirajla. Eserin adını da dediler, kendisine de gösterdiler. Profesör kitabı alıp lakayitcesine baktı. Paralara dokunmadı. O, bu eseri çoktan yazmıştı, epey evvelden. Neredeyse kendisinin yazdığını bile unutmuştu.Yağış yine çiseliyordu. Tekerlekler şırıldıyordu.
Kapı yanındaki iri gövdeli büyük saat çınladı. Dalga dalga odaya yayılan bu ses yaşlıyı tiksindirdi. O birden bir şeyi hatırlayıp koltuktan kalktı. Pencereye yaklaşıp ön tahtaya dirseklendi. Boynunu ileri uzatıp bahçeye sarktı. Tam bir hafta var idi ki, bir çift yine, karanlıkta dolaşan ruh gibi, ihtiyarın penceresi önündeki bahçeye gelir, duvar tarafa çekilip, ağaçların gölgesindeki küçük bankoda oturur, kafa kafaya verip geceden hayli geçene kadar sessizce konuşuyorlardı.
Yaşlı adamın gece vakti alacakaranlık gölgelere çekilip el ele tutuşan gençlerden hoşlanmazdı. Onların kah hışıltılı gülüşlerini, kah hayasız seslerini işitince pencereni örtüp odanın derinliklerine çekilirdi. Ancak bu çocuklardan hoşlanırdı. Onlar sessizce gelir, sessizce oturur, geceden hayli geçenden sonra sessizce de kalkıp giderlerdi. Onların ayaklarının altındaki yaprakların hışırtısı duyulmaz olduğundan sonra ihtiyar rahatça yerine geçerdi. Ancak bugün rahatsızdı. Yağmurdan, çiseltiden korkuyordu. Aradan altmış yıl geçmesine rağmen yağmur,puslu hava yaman korkutuyordu …
O, Kazan üniversitesinde okuyordu. Felsefe ile ilgileniyordu, sıksık bir şiir de yazıyordu. Duymuştu ki, kadim Yunan yazarlarından biri kendi eserlerini yazarken
ücra bir mağaraya çekilirmiş. Roma söylevcileri nutuk atmadan evvel deniz kenarına gelir, bütün gece, sabaha kadar, yüzünü sulara tutup kendi kendine söylenir, sonsuz denizi insan deryası, öfkeli dalgaları ise konuşmacının şehri ile çalkalanan kalabalık sanırmış. Onlara benzemeye çalışıyordu. Dersten sonra, ya da sınav öncesi, arkadaşlarından ayrılır, yalnızlığa, halvete çekilirdi.
Volga’nın sahiline koşardı, gözden uzak bir yer buluyordu. Okuyordu,konuşuyordu, yüksek bir yere çıkıp sinesini doldurur, yüzünü akar sulara tutup şiir okur, kadim konuşmacıların nutuklarından güzel parçalar söylerdi.
O, herkesi sihirlemek, boğuk-boğuk ses veren gemilerin sesini durdurarak, güvertedeki adamların gözüne girmek, onlara kendi konuşmasını söylemek istiyordu.
O isterdi ki, herkes: sahildeki kalabalık da, çay kenarına görüşe gelenler de, uzak sefere hazırlananlar da, sahile yan alan gemileri köprüde karşılayanlar
da onu dinlesinler, ona kulak versinler. Bazen güverteden sahile el sallardılar, boyun bağlarını havada sallardılar. Ona öyle gelirdi ki, sesi gemidekilere ulaşıp, dinleyiciler onu alkışlıyorlar. Daha da coşardı, el-kol sallardı. Ancak bir kez …
Kız boyunu büküp alttan yukarı ona bakıyordu. Kız saçını ortadan ayırıp büyük bir örme örmüştü. Üzerinde uzun boynunu ve kollarını örten, yakası işlemeli spor giysileri vardı. Muşamba beyaz önlüğünün boyu uzundu. Uzunboğaz, topuklu ayakkabılarının kenarları çarpazlarda dikkatlice çarpazlanmışdı.
Kız kitaplarını sinesine sıkmıştı. Oğlan kendini kaybetti. Eli havada kaldı, gözü kızda. Bilemedi sözünü bitirsin, yoksa yarıda kessin. Kız gülümsüyordu. Elindeki çiçeği kayanın üstünde heykel gibi duran oğlana attı. Koşarak uzaklaştı. Neredeyse, kayanın o tarafında kızlar gülüştüler …
O utanmadı. Cesaretini topladı. Cesaretle, dikkatle etrafına bakına bakına sahile gitti, kayanın üzerine çıktığında gözlerine inanmadı. Kız dizlerini kucaklayıp oturmuştu. Bakışlarını akar sulara salmışdı. Hiç konuşmadılar. Kız onun kızarmış kulaklarına baktı, o da kızın bedenini sıkı tutan elbisesinin altında titreyen sinesine. Gülümsediler.
Eski tanışlar gibi sıkıştılar. İsimlerini dediler:
– Lebibe.
– Daniyal.
El-ele tutuşup doğrudan, sahile kadar koştular. Oğlana öyle geldi ki, bu saat her yeri ayakla geçebilir, kızı kollarının üstüne alıp, geniş Volga’nın dalgaları üzerinde yürürüm, istesem tüm gökyüzünde toplanmış beyaz bulutların koynuna kalkıp sonsuzluklara kadar alıp başını giderim.
O istiyordu ki, çaydan yukarı yüzen gemiler dursun, tüm sahile yan gelip onların önünde dursun, onları güverteye, sonra da bayrakla bezenmiş gemi güvertesine davet etsinler. Birlikte aylarca Volga boyu yol gitsinler, geceler güvertenin arka tarafında kenar demirlere yaslanıp birlikte dursunlar, pervanenin köpüklendirdiği sulara, dalgaların kucağında kımıldaşan aya, suların sinesinde uzanan ışık yansımaların gümüşi pırıltılarına dalıp gitsinler.
Sahilde dalgalanan ormanlara, kentlere, yeşil çimlere bakmaktan doymasınlar.
Hem de, kız da aynı hali içinden geçiriyordu. Küçük, zarif ellerini oğlanın elinde tutuyordu …
İhtiyar pencereden biraz geri çekildi, görünmemesine dikkat etti. Kız gelmişti.
Ağacın gölgesinde durarak, rahatsızlıkla etrafa gidip geliyordu. Genellikle kolundaki saatine bakıyordu. Heyecanlanmıştı, narin damlalar yine de yeknasaklıkla şırıldıyordu. Oğlan gecikmişti. Kız kah ağaçların gölgesinde sallanıyor, bazen de ortaya çıkıp yollara bakınıyordu.
Belki de gitmek isteyordu? İhtiyar neredeyse pencereden eğilip kızın kollarından yapışıp, onu oğlan gelene kadar tutmak: “Gitme, bekle, belki sebebi var?
Seven kişi görüşe sebepsiz gecikmez, bunu biliyor musunuz? Ay kızlar? “Diye fısıldamak istedi. Çünkü o da altmış yıl önce böyle bir çiseltili havada görüşe geç kalmıştı! .. Onun parası yoktu. Sevdiği kızı bir yana yapmak, ona bir hediye almak, nerede konuk etmek bir yana dursun, görüşme yerine gitmek için otobüse binmeye bile parası yoktu, beş on kuruşun elinde esir kalmıştı.
Çok aramış, umutlu olduğu arkadaşlarından borç istemiş, veren olmamıştı. Belki onların da parası yoktu? Talebenin cebi boş anları azmi olur mu?! O, yaya gitmek, koşarak kendini kıza götürmek, sokakları parasız adımlayıp arabalardan, faytonlardan süratle gidip Lehibe’nin yanında olmayı arzulasa da, farkına varmış ki, geç kalmıştı. Yağış çiseliyordu. Taş döşemeli sokaklar ıslanmıştı.
Oluklardan akan sular şırıldayırdı. Daniyal sıkılmış, yüz üste karyolaya yıkılıp yastığı didiştiriyordu … Birden odada ayak sesleri duyuldu. Adımlar yaklaştı ve biri onun omuzuna dokundu. Başını çevirip duran talebe arkadaşına baktı.
Bu onların sınıfında okuyan en sakin, en fakir ve en suskun talebe idi. O,giysilerini altından sakince bakıyordu. Bu bakışlar o kadar dikkatli, yürek açıcı ve cana yakınlıkla doluydu ki, Daniyal susamadı.
Ondan yardım almak için değil,ağlamak, kalbini boşaltmak için derdini açtı.
Gelen oğlan gülümsedi, elini cebine satıp üç kuruşu çıkarttı. Yavaşça arkadaşına uzattı. Daniyal evvelce hareketlenmedi, aval aval arkadaşına baktı ve birden parayı kapıp dışarı koştu, merdivenleri üçer, beş beş fırlayıp sokağa çıktı.
Duraktan uzaklaşan arabanın arkasından yetişip sahanlığa atıldı.
Arkada durmadı, mesafeyi kısaltacakmış gibi adamları yara yara öne geçti, arababın yakıt almasını bekleyemedi, hoşgörüsüzlük edip yere atıldı,
koşarak kendini görüşme yerine getirdi.
Lebibe gitmemişti. Yağmurun altında beklemişti. Daniyal sevindi, elini uzatıp görüşmek istedi. Kızın soğuk bakışı onu kıpırdamaya koymadı. Durdular. Dinmediler. Birden Lebibe topuğu üstünde dönüp geri döndü. Daniyal’ın çağrısını işitmedi, onun dediklerine kulak asmadı. Çisentili havada, eski kentin dar sokaklarında, köşelerden birinde görünmez oldu, sonsuza dek çekip gitti …
Kız bir daha saate baktı. İhtiyar onun gitmesini görmemek, gecikmiş oğlanın heyecanlarına tanık olmamak için pencereden geri çekildi, Yoğurt çorbası kabını alıp kaşıkladı, Ancak sabrı yetmedi. Eğilip beline kadar pencereden sarktı. Birden onun suratı aydınlandı. Oğlan gelmişti. Herzamanki gibi duvar tarafta, pencerenin altındaki küçük tentenin altında, ağaçların alacakaranlık gölgesinde durmuştular. Çiseliyordu. Damlalar irilenip yapraklardan sızıyordu. Onlar yağmurdan korunmak için yaprakların altına çekilmek istediler.
Kuru yer bulamadılar. Ayaklarının altındaki yapraklar hışırdadı. İri damlalar yerdeki sarı kuru yaprakların üzerinde tıkıdadı, ancak onlar gelmediler.
Köşeye kısılıp yağmurluğu başlarına saldılar. Damlaları yağmurluk önledi.
İhtiyar bedeninin ağrılarını unutarak, penceresini biraz daha araladı. Puslu havada, sırılsıklam yaprakların arasından uzak yıldızlar gibi tutuşmuş görünen ışıklara baktı. Sakince nefes alıp koltuğa oturdu, şalı dizlerine çekti …
Arabaların tekerleri sokaklarda, yollarda şırıldıyordu. Çisentili yağmurun narin çisentileri ağaçların yapraklarında yeknasaklıkla ses çıkarıyordu.
Pencerenin nefesliğinden içeri nemli hava doluyordu. Dışarda hazan yaprakları, içeride ise masanın üstüne ve döşemeye saçılmış paralar hışırdıyordu.

1970

Uyarlayan : Çetin Bayramoğlu – Ayşen Savadova

—-

İsmail Şıxlı – ÇİŞKİN

O, dirsekliyi sürtülmüş kreslonu pencerenin qabağına çekdi. Qalın yun şalı kemer yerine qeder dartib, dizlerini möhkem bürüdü. Otağa qaranlıq çökse de, İşığı yandırmadı. Gözünü pencereye zilledi. Pencerenin nefesliyi açıq idi. Çiseleyirdi. Küçe ile şütüyüb geden maşınların tekerleri şınldayırdı. Arxa terefdeki qırmızı işıqlar yaş yol-larda küzerirdi. Sekilerin yaxası boyu cergelenen ağaçların yarpaqlarını narın damlalar döyecleyirdi”. Onların yeknesek tappıltısı qarşıdakı bağçanın xezelıcı xışıltılarına qarışıb otağa dolurdu. İçerini nem yarpaqların rutubeti bürüyürdü.
Qoca gözünü pencere şüşelerine qonmuş çisekden çekinirdi. O, narın su zerrelerinin birleşerek gilelendiyini ve bu damlaların süzülüb şüşede zolaq-zolaq izler buraxdığını müşahide etmekden son vaxtlar doymurdı. Ele bil ki, bağçadaki ağaçların yarpaqlarını yuyub temizleyen çiskinli yağışın asta şırıltısı onu sakitleşdirirdi. Qoca bele ballarda saatlarla oturub az qala pencereden içeri dolan yarpaqların ucunda gilelenmiş damlalara, onun yuyub temizlediyi zolaqlara, qırovı kimi her yere qonmuş ağımsov su zerrelerine baxdıqca bedeninde bir serinlik, eseb-Ierinde insanı mürgüleden bir sakitlik duyurdu.
O yorulmuşdu. Elli ilden çox ali mekleblerde mühazire oxuyan, elmi konfranslar, müzakireler keçiren, cild-cild eserlerin müellifi bu qoca alim axır iller guşenişin olmuşdu. Bedeninin giziltileri artmış, ayaqlan herekelden qalmişdı. O, hiss etmişdi ki, daha evvelki maraqla ders deye bilmir. Tez-tez dayanıb nefesini derir, adeti xilafına, mühazire zamanı stul çekib oturmalı olur. Onun dersi geldikçe maraqsızlaşırdi. “Her şeyin meqamını bilmek, ölçü hissini itirmemek en böyük qabiliyyetdir. Vaxında sehneden getmeyi bacarmaq, xatirelerde çağlayan şelale kimi yaşamaq hüner isteyir”. Bu sözleri professor defelerle tekrar etmiş, sürünenlerle barışmadığını hamıya bildirmişdi. Bes indi? Bes özü?
O, erize verdi. Teqaüde çıxdi, İlk aylar onun yanma meslehete gelenler, gösteriş alanlar çox oldu. Ancaq tedricen astanadakı ayaq sesleri, telefon zengleri azaldı, gedib-gelenler seyreldi, bir ilden sonra İse tamam kesildi. Balat;ahqdan övladı kimi yanında saxladığı bacınevesi de onu terk etdi. Qoca tek qaldı. İlk anlar o, buna sevindi. Tam sakitlik içinde oturub kitabları qabağına tökdü, gece-gündüz yazıb-pozdu, ele bildi ki, bu meşğele onu usandırmayacaq, kitablar onu yormayacaq.
Bir-iki ay da keçdi. Qoca dehşetle hiss etdi ki, bunlar hamisi tesellidir. Yalqızlıq onu sıxir, eve, qelbine getdikce ağır bir keder qonur. Fikrini dağıtmaq üçün tez-tez heyetdeki bağçaya endi, esasına söy-kene-söykene deniz kenarına yollandı, bir künede oturub saatlarla lepelere tamaşa etdi. Bu da çox sürmedi. Ayaqlarının sızıltısı artdı, yerimeyi çe-tinleşdi, nehayet, evden bayıra çıxmağa ehtiyat etdi…
Evdeki eşyalar: tavana qeder ucalan kitab refleri, künedeki iri yazı stolu, döşemeni başdan-başa bürüyen naxışlı gebe, az qala otağın yarısını tutan divan, tavandan asılmış qedim çilçıraq qaranlığa qarışıb eriyirdi. Arabir maşınların İşığı pencerede parıldayır, gah divarın bir hissesinde, gah da tavanda, gah da kitab reflerinde sürünüb ötürdü. Bu işıq zolaqları be’zen qocanın sifetinde yanmtıl iz buraxırdı. Onun oturuşundan, alnındaki qırışların sıxlaşmasından, gözlerinin uzaq mesafe ve zaman arxasında ne ise axtarırmış kimi sakit ve dalgın dayanmasından hiss olunurdu ki, yo-rulmuşdur, seksen ilden artıq ömr süren bu ixtiyar alim qelben, ruhen sakillik ve dinçlik arayır.
Qoca azacıq terpendi. Elini uzadıb yanındaki yemek stolunun üstünden qatıq qabım götürdü. İndi yadına düşdü ki, nahar elemeyib- Esline baxsan son zamanlar qahqdan başqa bir şey yemirdi. Hekimlerin mesleheti bele idi: seher qahq, günorta qatıq, axşam yatmazdan evvel yene qatıq.
Kreslonu geri çekdi. Titrek ellerini stolun üstünde gezdirdi. Ne ise xişıltı ile yere sepelendi. Qoca kreslodan qalxdı. Elini dizine söykeyib aza-aq eyildi. Gebenin üstüne dağılmış kağızlan yığışdırdı ve birden xatırladı ki, onun elindekiler puldur. Qat-qat, qalaq-qalaq pullar yere sepelenmişdir. Qolları yanına düşdü. Taqetsiz hakla kresloya düşdü. Xışmaladığı pulları stolun üstüne abdı. Onun dodaqlarmda qürur qarışıq acı ve is-tehzah bir tebessüm oynadı. Sifetini teessüfü xatırladan, lakin peşmançıliqdan çox dünyanın qeribe işlerine meydan oxuyan bir ifade bürüdü.
Düz bir saat evvel, qaranlıq qarışmazdan xeyli qabaq, ona pul getirmişdiler. Küllü miqdarda, gözlemediyi halda. Ona demişdiler ki, sizin haradasa, haçansa kitabınız çap olunub. Böyük tirajla. Eserin adını da dediler, özünü de gös-terdiler. Professor kitabı götürüb laqeydcesine baxdı. Pullara toxunmadı. O, bu eseri çoxdan yaz-mışdı, lap çoxdan. Az qala müellifliyini bele unutmuşdu.
Yağış yene çiseleyirdi. Tekerler şırıldayirdi.
Qapı terefden iri kefkirli böyük saat danqıldadi. Dalğa-dalğa otağa yayılan bu ses qocam diksindirdi. O ne ise xatırlayıb celd kreslodan durdu. Pencerey yaxınlaşıb ön taxtaya dirseklendi. Boynunu ireli uzadıb bağçaya boylandı. Düz bîr hefte idi ki, bir cüt gene, qaranlıq qarışan kimi, qocanın penceresi Önündeki bağçaya geler, divar terefe çekilib, ağaçların kölgesindeki balaca skam-yada olurar, baş-başa verib geceden xeyli keçene qeder as tadan pıçıldaşardılar. Qocanın gece vaxti ala-qaranlıq kölgelere çekilib qucaqlaşan gençlerden xoşu gelmezdi. Onların gah xısıltılı gü-lüşlerini, gah da heyasız seslerini eşidende pencereni örtüb otağın derinliklerine çekilerdi. Ancaq bu uşaqlardan xoşu gelirdi. Onlar sakitee geler, sakitee oturar, geceden xeyli keçenden sonra sakitee de durub gederdiler. Onların ayaqlarının altındaki yarpaqların xışıltısı eşidilmez olduejdan sonra qoca rahatça yerine uzarlardı. Ancaq bu gün narahat idi. Yağışdan, çisekden qorxurdu. Aradan altmış il keç-mesine baxmayaraq yağış, çıskinonu yaman qorxudurdu…
O, Kazan universitetinde oxuyurdu. Felsefe ile maraqlanırdı, herden bir şe’r de yazırdı. Eşitmişdi ki, qedim yunan yazıçılarından biri öz eserlerini yazanda ucqar bir mağaraya çekilermiş. Roma na-tiqleri çıxış etmezden evvel deniz kenarına geler, bütün gece, sehere qeder, üzünü sulara tutub öz-özüne damşar’, sonsuz denizi insan deryası, hirsli lepeleri ise natiqin şehri ile çalxalanan izdiham sanarmiş. Onlara oxşamağa çalışırdı. Dersden sonra, ya da imtahan qabağı, yoldaşlarından ayrılır, tekliye, xelvete çekilirdi. Volqanın sahiline qaçıb, gözden uzaq bir yer tapirdi. Oxuyurdu, danışırdı, uca bir yere çıxıb sinesini qabardır, üzünü axar sulara tutub şer oxııyur, qedim natiqlerin nitqlerindenla-tınca parçalar söyleyirdi. O, hamını sehrlemek, boguq-boğuq fit veren gemilerin sesini bahrmaq, çarxlanm dayandırmaq, göyertedeki adamların diqqetini celb etmek, onlara öz nitqini söylemek İsteyirdi. O isteyireti ki, hamı: sahildeki izdiham da, çay kenarına görüşe gelenler de, uzaq sefere hazırlaşanlar da, sahile yan alan gemileri körpüde qarşılayanlar da onu dinlesinler, ona qulaq assınlar. Be’zen göyerteden sahile el edirdiler, şlya-palar havada yellenirdi. Ona ele gelirdi ki, sesi ge-midekilere çatıb, dinleyiciler onu alqişlayırlar. Daha da coşurdu, el-qol alırdı. Ancaq bir defe…
Qız bokumu büküb altdan yuxarı ona baxırdı. San saçım ortadan ayırıb iri bir hörük hörmüşdü. Eyninde uzun boynunu ve qollarını örten, yaxası işlemeli gimnaziya palları vardı. Müşembeli ağ önlüyünün qatı sinmamışdı. Uzunboğaz, dikdaban çekmelerinin qaylam çarpazlarda seliqeu ile çarpazlanmışdı. Qiz kitablannı sinesine sixmışdı. Oğlan özünü itirdi. Eli havada qaldı, gözü qizda. Bilmedi sözünü bitirsin, yoxsa yarıda kessin. Qız gülümsündü. Elindeki çiçeyi qayanın üstünde heykel kimi dayanan oğlana atdı. Qaça-qaça uzaqlaşdı. Haradasa, qayanın o terefinde qızlar gü-lüşdü…
Bir hefte görünmedi. Utandığından o tereflere herlenmedi. Ancaq yarıcam Volqanın sahilinde qaldı. Geceler gözüne yuxu getmedi, Yataqxana yoldaşları sakitleşenden sonra yerinde çöyrükdü, gözünü tavana zilledi, pencereden boylandı. Hara baxdısa, sarışın qız gözünün önünde dayandı, boynunu eyib altdan yııxan ona baxdı/ gülümsündü, elindeki çiçeyi, yuxarı, qayanın üstüne atdı. Göresen, doğrudanmı, qızın onun şe’r oxumasından xoşu gelmişdi? Yoxsa öz gözel nitqi ile dünyanı esir etmek isteyen genci ele ilk addımdan adi bir qiz ele salırdı? Belke bu bir heqiqet idi? Belke qız doğ-rudan da onun nitqine aşiq olmuşdu? Belke bun-ların hamisi boş xeyal, qelbinde yeni hissler yaranan bir gencin texeyyülünde baş qaldıran arzular, istekler uydurması idi? Belke, belke…
O dözmedi. Cesaretini topladı. Hürke-hürke, ehtiyatla etrafına boylana-boylana sahile getdi, Dikdire çıxanda gözlerine inanmadı. Qız dizlerini qucaqlayıb oturmuşdu. Baxışlarını axar sulara zillemişdi.
Heç ne soruşmadılar. Qiz onun qızarmiş qu-laqlarına baxdı, o da qızın bedenini kip tutan donunun titreyen sinesine. Gülümsediler. Köhne ta-nışlar kimi el verdiler. Adlarını dediler:
– Lebibe.
– Daniyal.
El-ele tutuşub üzüaşağı, sahile qeder qaçdılar. Oğlana ele geldi ki, bu saat her yeri ayaqlayıb keçe biler, qızı qollan üstüne alıb, geniş Volqanın lepeleri ile addımlayar, istese lap semada qalaqlanmiştı ağ bulud Iaylarının qoynuna qalxıb sonsuzluqlara qeder baş alıb geder. O isteyirdi ki, çayyuxarı üzen gemiler dayansın, lap sahile yan alıb onların önünde dursun, onları göyerteye, sonra da berli-bezekli kayutaya de’vet etsinler. Birlikde aylarla Volqaboyu yol getsinler, geceler göyeftenin arxa terefinde meheccere söykenib qoşa dayansınlar, perlerin köpüklendirdiyi sulara, epelerin qoynunda yırğalanan aya, suların sinesinde uzanan işıq zolaqlarının gümüşü pullarına tamaşa etsinler. Sahilde mürgüleyen meşelere, kendlere, yaşıl çemenlere baxmaqdan doymasınlar. Deyesen, qız da eyni halı keçîrirdi. Balaca, zerif ellerini oğlanın elinden çekinirdi…
Qoca pencereden bir az geri çekildi, gö-rünmesinden ehtiyat etdi. Qız gelmişdi. Ağacın kölgesinde dayanaraq, naralıatlıqla etrafa boy-lanırdı. Tez-tez qolundakı saatına baxırdı. Heyecanlanmışdı, Narın damlalar yene de yek-neseklikle şırıldayırdı. Oğlan gecikirdi. Qız gah ağaçların kölgesinde daldalanır, gah da aşkara çıxıb yollara boylanırdı. Belke getmek isteyirdi? Qoca az qala pencereden eyilib tjızm qolıın dan ya-pışmacj, onu oğlan gelene qeder saxlamaq: “Getme, gözle, belke sebebi var? Seven adam görüşe sebebsiz kecikmez, bunu bilirsinizmi? Ay qızlar?” -deye pıçıldamaq istedi. Axı o da altmış il bundan qabaq bele bir çiskinli havada görüşe geçikmişdi!..
Onun pulu yox idi. Sevdiyî qızı bir yana aparmaq, ona bir hediyye almaq, neyese qonaq etmek bir yana dursun, görüş yerine getmek üçün kon-kaya minmeye bele pulu yox idi, beş-on qepiyin elinde esir qalmışdı. Çox vurnuxmuş, ümidi gelen yoldaşlarından borç istemiş, veren olmamışdı. Belke onların da pulu yox idi? Tcebenin cibi boş anları azmi olur?! O, piyada getmek, qaça-qaça özünü qıza yetirmek, küçeleri kesesine addımlayıb konkalardan, faytonlardan sür’etle gedib Lehibenin yanında olmağı arzulasa da, başa düşmüşdü ki, gecikib.
Yağış çiseleyirdi. Daş döşemeli küçeler islanmışdı. Novçalardan axan sular şırıldayırdı. Daniyal darıxdı, ağzı üste çarpayıya yıxılıb yas-dığı didişdirdi…
Birden otaqda ayaq sesleri eşidildi. Addımlar yaxınlaşdı ve onun çiynine toxundular. Çevrilib başı üstünde dayanan telebe yoldaşına baxdı. Bu onların sinfinde oxuyan en sakit, en kasıb ve en qaradinmez telebe idi. O, eyneyinin altından sakitce baxırdı. Bu baxışlar o qeder qayğıkeş, ürekaçıqlığı ve canıyananlıqla dolu idi ki, Daniyal susa bilmedi. Ondan kömek almaq üçün yox, yüngülleşmek, üreyini boşaltmaq üçün derdini açdı. Eynekli oğlan gülümsündü, elini cibine salıb üç manat1 çıxartdı. Sakitce yoldaşına uzatdı. Daniyal evvelce terpenmedi, mat-mat yoldaşına baxdı ve birden pulu qapıb bayıra cumdu, pilleleri üç-üç, beş-beş atılıb küçeye çıxdı. Dayanacaqdan uzaqlaşan konkanın arxasından yetirib ayaqliğa alıldı. Arxada dayanmadı, mesafeni qısaldacaqmış kimi adamları yara-yara qabağa keçdi, konkanın da-yanacağa çatmasını gözleye bilmedi, dözümsüzlük edib yere atıldı, qaça-qaça özünü görüş yerine yetirdi.
Lebibe getmemişdi. Yağışın altında göz-lemişdi. Daniyal sevindi, elini uzadıb görüşmek istedi. Qızm soyuq baxışı onu terpenmeye qoymadı. Dayandılar. Dinmediler. Birden Lebibe dabanı üstünde fırlanıb geri döndü. Daniyalın çağırışını eşilmedi, onun dediklerine qulaq asmadı. Çiskinli havada, köhne seherin dar küçelerinde, dengelerden birinde görünmez oldu, ebedi yoxa çıxdı…
Qiz bir de saata baxdı. Qoca onun getmesini görmemek, gecikmiş oğlanın heyecanlarının şahidi olmamaq üçün pencereden geri çekildi, Qahq qabını götürüb qaşıqladı, Ancaq sebri çatmadı. Eyilib oğruncasına pencereden boylandı. Birden onun sfeti işıqlandı. Oğlan gelmişdi. Hemişeki kimi divar terefde, pencerenin altındaki balaca skam-yada, ağaçların ala-qaranlıq kölgesinde dur-muşdular. Çiseleyirdi. Damlalar irilenib yarpaqlardan süzülürdü. Onlar yağışdan qorunmaq üçün yıx yarpaqlann altına çekilmek İstediler. Quru yer tapmadılar. Ayaqlarmın altındaki yar-paqlar xışıldadı. İri damlalar xezelde27 tappıldadi, ancaq onlar gelmediler. Künce qısılıb plaşı başlarına saldılar. Damlaları plaşı döyecledi.
Qoca bedeninin giziltisini unudaraq, pencereni azaaq araladı. Çiskinli havada, islaq yarpaqlann arasından uzaq ulduzlar kimi tutcjun görünen işıqlara baxdı. Sakitce nefes alıb kresloda oturdu, şalı dizlerine çekdi…
Maşınların tekerleri yaş yollarda şırıldayırdı. Çiskinli yağışın narın sepelentisi ağaçların yarpaqlarında yekneseklikle seslenirdi. Pencerenin nefesliyinden içeri nemli hava dolurdu. Bayırda xezan yarpaqları, içeride ise slolun üstüne ve döşemeye sepelenmiş pullar xişıldayırdı.

1970

Ümit Yaşar Oğuzcan – Beni Unutma – MƏNİ UNUTMA

Standard

istanbul3

Ümit Yaşar Oğuzcan – Beni Unutma

Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman
Beni unutma

Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni unutma

O saatlerde serpilir gülüşün
Bir avuç su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli deli esiverirse bir gün
Beni unutma

Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için şu yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma

Hala duruyorsa yeşil elbisen
Onu bir gün benim için giy
Saksıdaki pembe karanfilde çiğ
Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen
Beni unutma

Büyük acılara tutuştuğum gün
Çok uzaklarda da olsan yine gel
Bu ölürcesine sevdiğine gel
Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün
Beni unutma..

MƏNİ UNUTMA

Elə gün gəlir ki, unudur insan
Ən sevdiyi xatirələri belə.
Barı sən hər gecə yorğun səsiyilə
Saat on ikini vurduğu zaman
Məni unutma.

Çünki mən hər gecə o saatlarda
Səni yaşayıram səni anıram.
Xəyal içində pərişan gəzirəm
Sən də qaranlığın susduğu yerdə
Məni unutma…

O saatlarda səpilir gülüşün
Bir ovuç su kimi içimə, ey yar.
Sənin də başında o çılğın külək
Dəli-dəli əsərsə bir gün
Məni unutma…

Mən ayağımda çarıq,əlimdə əsa
Sənin üçün bu yollara düşmüşəm
İllər sonra sənə dönməyim
Bir məhşər gününə rastlasa da
Məni untma.

Hələ solmayıbsa yaşıl paltarın

Onu bir gün mənim üçün gey.
Saxsıdakı pənbə qərənfildə şeh
Və bağçanda yorğun bir quş görsən
Məni unutma…

Böyük acılara tutuşduğum gün
Çox uzaqlarda da olsan yenə gəl.
Ölürmüşcəsinə sevdiyinə gəl,
Nə olar Tanrıya qovuşduğum gün
Məni Unutma

Türkcədən çevirən:Turan Etibaroğlu

Foto: Ayşen Savadova

Halk Türküsü – Asker olup vatana hizmet eylerem men(Iğdır bölgesi) – Xalq Mahnısı – Əsgər olub vətənə xidmət eylərəm mən

Standard

Halk Türküsü – Asker olup vatana hizmet eylerem men(Iğdır bölgesi)

Asker olup vatana hizmet eylerem men
Çağrılmadan esker olup giderem men
Giderem gurbet ele yar sana gurban

Gurban olim vatana vatanın bayrağına
Onu candan severem gurban olim ayına
Ayın yıldızına onu candan severem

Goy dolanım başına pervane dek
Salma meni çöllere divane tek

Gurban olim vatana vatanın bayrağına
Onu candan severem gurban olim ayına
Ayın yıldızına onu candan severem

Başına döndüğüm Kars’ın ceylanı
Men olmuşam o gözlerin heyranı

Gurban olim vatana vatanın bayrağına
Onu candan severem gurban olim ayına
Ayın yıldızına onu candan severem

Xalq Mahnısı – Əsgər olub vətənə xidmət eylərəm mən (Iğdır bölgəsi)

Əsgər olub vətənə xidmət eylərəm mən
Çağırılmadan əskər olub giderem mən
Giderem qürbət elə yar sənə qurban

Qurban olim vətənə vətənin bayrağına
Onu candan sevərəm qurban olim ayına
Ayın ulduzuna onu candan sevərəm

Qoy dolanım başına pərvanə dək
Salma məni çöllərə divanə tək

Qurban olim vətənə vətənin bayrağına
Onu candan sevərəm qurban olim ayına
Ayın ulduzuna onu candan sevərəm

Başına döndüyüm Kars’ın ceyranı
Mən olmuşam o gözlərin heyranı

Qurban olim vətənə vətənin bayrağına
Onu candan sevərəm qurban olim ayına
Ayın ulduzuna onu candan sevərəm

KARACAOĞLAN – ALA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER – QARACAOĞLAN – Ala gözlərini sevdiyim dilbər

Standard

199

KARACAOĞLAN – ALA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER

Ala gözlerini sevdiğim dilber,
Sana bir tenhada sözüm var benim.
Kumaş yüküm dost köyüne çözüldü,
Bir zülfü siyaha nazım var benim.

Ak ellere al kınalar yakınır,
Ala göze siyah sürme çekinir.
Dostu olan dost yoluna bakınır,
Dosta giden yolda izim var benim.

Yiğit olan gizli sırrı bildirmez,
Güzel olan gül benzini soldurmaz.
Her olur olmaza meyil aldırmaz,
Bir şahan avlar da bazım var benim.

Karac’oğlan der ki: Konaklar göçmez,
Bu ayrılık bizle arayı açmaz.
Bir kötü gönlüm var, güzelden geçmez,
Ne güzele doymaz gözüm var benim.


QARACAOĞLAN – Ala gözlərini sevdiyim dilbər

Ala gözlərini sevdiyim dilbər
Sənə bir tənhalıqda sözüm var menim
Qumaş yüküm dost kəndinə çezildi
Bir zülfü qara nəzm var menim

Şəbəkə əllərə al xınalar yaxınır
Ala gözə qara sürmə çəkinər
Dostu olan dost yoluna baxınır
Dosta gedən yolda izim var mənim

İgid olan gizli sirri bildirməz
Gözəl olan gül benzini soldurmaz
Hər olar olmaza meyl aldırmaz
Bir şahan ovlar da bəzi var menim

Qaracoğlan dərki qonanlar köçmez
Bu ayrılıq bizlen arasında açmaz
Bir pis könlüm var gözəldən keçmez
Nə gözəl doymaz gözüm var mənim

Cemal Süreya

Standard

cicek8

Bir qadını ortadan ikiyə böl,
yarısı anadır,
yarısı uşaq.

yarası sevgili ,
yarası eşq.

Eşidənlər bunu bilməz,
Görənlər anlamaz bunu!

Yarısı rəvayətdir,
Yarısı gecə.

Bir kadını ortadan ikiye böl…
Yarısı annedir,
Yarısı çocuk,

Yarısı sevgili
Yarısı aşk..

Duyanlar bunu bilmez,
Görenler anlamaz bunu!

Yarısı rivayettir,
Yarısı gece.

Bəxtiyar Vahabzadə – Biri Sənsən Biri mən

Standard

Bir çeşmenin iki gözü/
biri sensen, sensen/
biri menem yar/
bir almanın iki yüzü/
hem sensen,sensen
hem de men yar/
Bu sesimin titremesi/
biri sensen biri men yar/
bir perdenin iki sesi/
biri menem yar/
bu sesimin titremesi/
biri sensen biri menem yar/
iki perdenin iki sesi/
biri menem yar/
bu hayatta iki renktir/
biri sensen , sensen/
biri menem yar/
sevinç kimdir?/
keder kimdir?/
hem sensen ,sensen/
hem de men yar/
bu sesimin titremesi/
biri sensen biri menem yar/
bir perdenin iki sesi/
biri menem yar/
Bu sesimin titremesi /
biri sensen biri men yar/

Bir bulağın iki gözü
Biri sənsən, biri mən yar
Bir almanın iki üzü
Bu həm sənsən, həm də mən yar !

Qoşa simin titrəməsi
Biri sənsən, biri mən yar
Bir pərdənin iki səsi
Biri sənsən, yar !

Qoşa simin titrəməsi
Biri sənsən, biri mən yar
Bir pərdənin iki səsi
Biri sənsən, yar !

Bu həyatda iki rəngdir
Biri sənsən, biri mən yar
Sevinc kimdir, kədər kimdir ?
O həm sənsən, həm də mən yar !

Qoşa simin titrəməsi
Biri sənsən, biri mən yar
Bir pərdənin iki səsi
Biri sənsən, yar !

Qoşa simin titrəməsi
Biri sənsən, biri mən yar
Bir pərdənin iki səsi
Biri sənsən, yar !

ATTİLA İLHAN – MAHUR BESTE – Mahur Bəstə

Standard

Şənlik dağıldı bir acı yel qaldı bağçada yalnız
O mahur bəstə çalar Müjgan’la mən ağlaşır
Gitti dostlar mərasim bitdi nə köhnə həyəcan nə sürət
Yalnız kədərli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur bəstə çalar Müjgan’la mən ağlaşır

Bir yanğın meşəsində püskürmüş gənc fidanlardı
Günəşdən işıq yontarlardı sərt adamlardı
Hoyrattı gülüşləri aydınlığı çalkalardı
Getdilər axşam olmadan ortalıq qərar idi

Bitmez sazların həsrəti daha sonra daha sonra
Sonra bilinməz, naməlum bir ölçü qatar ki onlara
Qapqara bir təsəlli olur bəlkə qalanlara
Geceler uzanar hazırlıq payıza …

—-

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara…