Mehmet Akif Ersoy – 1. Kitab – Safahat – FATİH CAMİİ – FATİH Mәscidi

Standard

003 (2)

Mehmet Akif Ersoy – 1. Kitab – Safahat – FATİH CAMİİ – FATİH Mәscidi

Yatarkәn yerdә dinsizlikle hәşr olmuş sәfil әfkar
Yarıb divarları yüksәlmiş bu möhtәşәm inam heykәli

Qap qara rәngli pozulmuşluq buludu kimi keçmiş qәdim dövrlәr
Bu mәbәdin hәndәvәrindәn qaçar, bir vaxt bilә saxlana bilmәzlәr

İstiqbal hәqiqәt işığıyla dolu bir sәhәr kimi
Gәlir üstündәn eylәr sәrmәdi minlәrlә nur dolu

Gucağlamak istәr ilahi alәmin gözәlliyini
Cәsarәtlә ümidlә qol açmış minarәlәr

O pencәrәlәr, nәzәrlәrdәn uzağ ilahi gözәlliyә dalmış
Hәrәsi bir gözdür ki açılmış önündәn sirlәr pәrdәsi

Bu qüdsi mәbәdin üstündә tәz tәz ruhlar parlayır
Bu ülvi qübbәnin altında dalğa dalğa işıqlar çoşur

Sabahın bayğın ruhu elә bil sübutlaşıb
Yaxud da ilahi gözәllik Sina’daki kimi yәrә düşmüş!

Tәbiet qaranlığın örtüsü altında yuxuya dalmışkәn
O elә bil ışıxlı qәlbi gәcәnin yuxusuz gözlәr

Ki, içindәn çıxıb qalxar hәr vaxt inlәyәn zikirlәr
İslam’ın cәphәsindә sinәsindәki ülvi mәna görsәnir:

O sinenin feyzli nәfәslәriylә elә bil bir çox daş
Çıxıb qalxıb aydınlığın nümunәsi olmuş

Nә tәhәr ola bilmәz ki bu, lap sakit duran divar
Əsrlәrdәn bәri batilin hücumlarına qarşı

Bu bir manzar değil,dıdara vasıl mevkib-i enzar.
Bircә dәfә dahi bezmәdәn, usanmadan sinә gәrәr

Bu bir mәbәd deyil, Allah’a qalxmış ibadәtdir
Bu bir şәkil deyil, elә bil Haqqa varan nәzәrlәrdir

Sәmadan inmәmişdir şübhesiz, ancaq sәmavidir
Yәr ilә әlaqәsiz, işıqlı bir quruluşu tutur.

Xoş bir parlayışdı ki canımın yarıdır
Sәhәri çox sevirәm, o, әn gözәl zamanımdır

Feza-yı ruhda aksetti,es-sela-perdaz
Göyün әli gecәnin örpәyini hәlә açmamışdı

Sәhәr rüzgarı da sakit yuxusundan daha ayılmamışdı.
Ki, bu hәzin bir sәs idi, ruhuma әks etdi.

Tәzә yuxudan oyanmış müәzzinin sәsi,
İçimi dalğa dalğa sardı bu coşqunluq

Əzanı gözlәyenmәdim, açılmadan üfuq
Qaranlığa bürünmüş yatan küçәlәrdә

Coşqu içinde keçdim önümdә bir meydan
Göründü, Fatihә gәlmişdim, anladım bir az

Gedincә mәbәdә, gördüm ki gözlәyir oyaq

Soxuldum artıq onun aydınlıq qucağına
Oturdum öndәki kiçik oturacaqlardan birinә

Qübbәnin boşluğundaki ulduz kimi işıqları
O par-par düzülmüş işıqlar qәfilesini

Görüncә uşaqlıq günlәrimi xatırladım
Nәlәr fikirlәşdim o anda bilseydiniz orada

Sәkkiz yaşındaydım. Atam gәlir:
Bu gәcә,
Sizinlә mesçidә gәdәk deyirem uşaqlar tezdәncә

Gәdirsinizse gәlin lakin namazda sәssiz olun.
Dәcәllik edәcәksәnizsә, bura ev, oturun !

Deyib aparırdı mәnim ilә qardaşımı
Namaza duran kimi izlәmirdi mәni,

Dalıb gedәrdi, mәn artıq başıboş qalardım
Kilimlәr üstündә mәn neçә de qaçardım

Xeyalı otuz il qabaqki halı ilә gözümün önündәn
Kәçәrdi.Başladım artıq yanımda görmәyә mәn

Ağ sarıqlı, tәmiz, yaşı ancaq әlli beş olardı
Vücudca dinc, fәqәt saçı, saqqalı әmәlli ağ

Heybәtli bir adam idi ki qılardı әdәb ile namaz
Yanında bie bapbalaca qızcığazla çox dәcәl

Yaşıl sarıqlı bir oğlan idi, başında qotazı yox
Papağın әmәmәsinde bağlı sadә bir muncuq

Sarıq o anda pozulur, sonra bir belә dolanır
Biraz kәçir yenә bayraq kimi dalgalanır.

Qaçar qaçar duranmaz, axırda dәyilir “Amin”
Namaz kurtarır. O vaxt yaşlı kişi qalxır.

Aparır uşaqları, oğlan işıq salır qabaqda
Gәlәr düşәr eve yorğun, dalar evdә
Şirin bir yuxuya.

Deyәrkәn bu şirin xatirәlәr
Çekildi yerinә , artıq hәqiqәtin o rәnglәşmiş

Çöhrәsi başladı qarşımda şәkildәn şәkilә girmәyә
Onsuz da vaxt qalmadı ki xәyalı dinlәnsin

Sağım, solum, önüm, arxam tәvazöyә basdırılmış
İnsan kölgәlәri ikәn, bir sәs yüksәlәrәk,

O tәvazö alәmini yerindәn oynatdı;
Sanki mәhşәr yerinә çevirdi ortalığı

Ard – arda düzülmüş çәrgәlәr vәlvәlәli sıra dağlar
hәr birindәn çәrgәlәrin eşidildi ürәk yaxan

İniltili yalvarışlar, hüznlü yalvarışlar.
Rәhmәtin qәlbini sızlatdı şübhәsiz bu inlәyişlәr !

Eyildi sonra dağlar hüzurunda Allahın;
Qapandı sәcdәye sonra qorxusuyla Allahın

Kömәğiyle Allah qaldırınca hәr birini,
Sәmaya doğru o dağlarda açdı әllәrini

O anda qopdu ürәklәrdәn elә bir dәhşәtli fәryad,
Ki ruhum sonsuza dәk xatırlayacaq.

Kәsildi bir müddәt inlәyәn hüznlü sәsler.
Ne oldu әrşә qәdәr yüksәlәn o yanıb yaxılmalar ?
O coşqu içindә iman ?

Bәli , cağlayaraq bu da rәhmәti Allahın
Bütün ürәklәrә serpildi qübbәdәn bir ruh
Әtimadın, hüzurun ruhu.

—-

Mehmet Akif Ersoy – 1. Kitab – Safahat – FATİH CAMİİ

Dinsizlikle karışmış aşağılık fikirler yerle bir olmuş da,
Yükselmiş bu iman abidesi yararak asırları.

Kapkara bir sapıklık bulutu şeklinde eski devirler,
Bu mabedin civarından kaçar, bir an bile duramazlar.

İstikbal, hakikat ışığıyla dolu bir sabah gibi,
Üzerinde doğup, ebediyyen nurlu aydınlığını döker.

İlâhî âlemin güzelliğini kucaklamak ister;
Cesaretle, umutla kol açmış minareler,

O pencereler, gözlerden uzak ilâhî güzelliğe dalmış
Birer gözdür ki açılmış önünde bütün sırlar.

Bu kutsal mabedin üstünde akın akın ruhlar parlamakta,
Bu yüce kubbenin altında dalga dalga nurlar coşmakta.

Sabahın baygın ruhu sanki cisimleşmiş yahut ilâhî güzellik,
Sînâ’da olduğu gibi yere inmiş.

Tabiat, karanlığın örtüsü altında uykuya dalmışken,
O sanki aydınlık kalbi gecenin, uyumadan bekler.

Evet, bir kalbdir o, coşkulu bir aşık kalbi,
Ki içinden çıkıp yükselir her dem bin zikir feryadı

Cephesinde İslâm’ın göğsündeki yüce anlam görünür;
O göğsün nefeslerinin feyziyle sanki bir yığın taş,

Kalkarak, yükselerek aydınlığın timsali olmuş.
Nasıl timsali olmaz ki, şu pek sakin duran duvar,

Asırlardan beri batılın saldırılarına karşı,
Bir kez olsun yılmadan, şikayetlenmeden göğüs gerer.

Bu bir mâbed değil, Allah’a yükselmiş ibadettir,
Bu bir tablo değil,Sevgiliye ulaşan bakış silsilesidir.

Gökyüzünden inmemiştir şüphesiz, fakat ilâhîdir,
Zeminsiz feyzler cilvesinin tecellisidir.

Candan dostumdur, neşemin arttığı andır.
Sabahı pek severim, en güzel zamanımdır,

Göğün eli gecenin örtüsünü henüz açmamıştı,
Sabah rüzgârı da sakin uykusundan daha ayılmamıştı.

Bu hazin bir ses idi, ruhuma aksetti.
Henüz uykudan kalkmış müezzinin sesi,

İçimi dalga dalga sardı bir coşkunluk,
Ezanı bekleyemedim, açılmadan ufuk,

Karanlığı sineye çekerek yatan sokaklardan
Coşku içinde geçtim, önümde bir meydan,

Göründü,Fatih’e gelmiştim, anladım, azıcık
Gidince mabede,baktım ki bekliyor uyanık!

Sokuldum artık onun aydınlık kucağına,
Oturdum öndeki küçük maksurelerden birine.

Kubbenin boşluğundaki yıldız gibi kandilleri,
O parıl parıl sıralanmış ışıklar kafilesini

Görünce çocukluk günlerimi hatırladım da…
Neler düşündüm o saatte bilseniz orada!

Sekiz yaşında kadardım.Babam gelir:”Bu gece,
Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin ama namazda uslu durun;
Yaramazlık edeceksiniz, işte ev, oturun!

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namaza durdu mu, haliyle bırakır peşimi

Dalar giderdi, ben artık özgür kalınca,
Ne coşkuyla koşardım hasırlar üstünde

Hayal otuz yıl önceki hâli gözün önünden
Geçirdi.Başladım artık yanımda görmeye ben:

Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak,
Vücutça dinç, fakat saç sakal epeyce ak,

Nuranî yüzlübir adam kılar edeble namaz;
Yanında bir küçücük kızcağızla, pek yaramaz,

Yeşil sarıklı bir oğlan ki başında püskülü yok,
İmamesinde fesin bağlı sade bir boncuk!

Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;
Biraz geçer, yine bayrak gibi dalgalanır!

Koşar koşar duramaz, “âmin” denir sonunda,
Namaz biter, o zaman yaşlı adam kalkar da

Alır çocukları, oğlan fener çeker önde,
Gelir düşer eve yorgun, dalar sessizce

Derin bir uykuya…Derken bu tatlı hatıralar
Çekildi aslına, artık hakikatin o koyulaşmış

Çehresi başladı karşımda şekilden sekile girmeye;
Zaman da kalmadı zaten hayali dinlemeye:

Sağım, solum, önüm, arkam tevazuya gömülmüş
İnsan gölgeleri iken, bir ses yükselerek

O tevazu âlemini yerinden oynattı;
Sanki mahşer yerine döndürdü gitti ortalığı!

Art arda dizilmiş saflar velveleli sıradağlar gibiydi.
Her birinden duyuldu yürek yakan

Birer iniltili yakarış, birer hüzünlü yalvarış,
Rahmetin kalbini sızlattı şüphesiz bu inleyiş

Eğildi sonra o dağlar huzurunda Allah’ın;
Göründü sonra o dağlar yerde, korkusuyla Allah’ın!

İnayetiyle Allah kaldırınca her birini,
Göğe doğru o dağlar da açtı ellerini.

O anda yüreklerden öyle bir feryad koptu,
Ki ruhum sonsuza dek hatırlayacak o dehşeti.

Kesildi bir aralık inleyen hüzünlü sesler…
Ne oldu Arş’a kadar yükselen o yanıp yakınmalar,

O coşku içindeki imân?
Evet, çağlayarak işte rahmeti Allah’ın,

Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir ruh:
Güvenmenin, huzurun ruhu.

Mehmet Akif Ersoy – 1. Kitab – Safahat – FATİH CAMİİ

Yatarken yerde ilhadıyle haşr olmuş sefil efkâr
Yarıp edvârı yükselmiş bu müthiş heykel-i ikrar,

Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,
Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr;

Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel,
Gelir fevkınden eyler sermedî binlerce nûr îsâr.

Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:
Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr!

O revzenler, nazarlardan nihân dîdâra müstağrak,
Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr.

Bu kudsî ma’bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh
Bu ulvî kubbenin altında cûşan mevc mevc envâr.

Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;
Semâdan yâhud inmiş hâke,Sînâ-rengolup, Dîdâr!

Tabiat perde-pûş-i zulmet olmuş,hâbe dalmışken,
O, gûya kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr.

Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,
Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr.

Nümâyan cebhesinden Sadr-ı İslâm’ın meâlîsi:
O sadrın feyz-i enfâsıyle gûyâ bir yığın ahcâr,

Kıyâm etmiş de, yükselmiş de bir timsâl-i nûr olmuş.
Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr,

Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda,
Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadanbîzâr:

Bu bir ma’bed değil, Mâ’bûd’a yükselmiş ibâdettir;
Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.

Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:
Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.

Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-ı cânımdır,
Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır.

Ridâ-yı leylî henüz açmamıştı dest-i semâ;
Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha,

Fezâ yı rûhda aksetti, es-salâ perdâz
Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazîn âvâz.

İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrâk,
Ezânı beklemez oldum; açılmadan âfâk,

Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan
Kemâl-i vecd ile geçtim önümde bir meydan

Göründü; Fâtih’e gelmiştim anladım, azıcık
Gidince, ma’bede baktım ki bekliyor uyanık!

Sokuldum artık onun sîne-i münevverine,
Oturdum öndeki maksûreciklerin birine.

Fezâ-yı ma’bedin encüm-nümâ meşâ’ilini,
O lem’a lem’a dizilmiş ziyâ kavâfilini

Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda…
Neler düşündüm o sâ’atte bilseniz orada!

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle câmi’e gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,

Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!

Hayâl otuz sene evvelki hâli pîşimden
Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben:

Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak;
Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak;

Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz;
Yanında bir küçücek kızcağızla pek yaramaz

Yeşil sarıklı bir oğlan ki: Başta püskül yok.
İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk!

Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;
Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır!

Koşar koşar duramaz, âkıbet denir “âmîn”
Namaz biter: O zaman kalkarak o pîr-i güzîn,

Alır çocukları, oğlan fener çeker önde,
Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde

Derin bir uykuya…Derken bu hâtırât-ı lâtîf
Çekildi aslına, artık hakîkatin o kesîf

Likâsı başladı karşımda cilve eylemeye;
Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye:

Sağım, solum, önüm, arkam huşû’a müstağrak
Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak,

O kâinât-ı huzu’u yerinden oynattı;
Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb’âdı!

Sufuf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr
Gibiydi. Her birisinden duyuldu sîne-fıkâr,

Birer enîn-i tazarru ; birer niyâz-ı hazîn,
Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn!

Eğildi sonra o dağlar Huzûr-i İzzet’te
Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette!

İnayetiyle Hudâ kaldırınca her birini,
Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.

O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd,
Ki rûhum eyliyecek tâ ebed o dehşeti yâd.

Kesildi bir aralık inleyen hazin âvâz…
Ne oldu Arş’a kadar yükselen o sûz ü güdâz?

O çûş içindeki îman?
Evet, hurûş ederek işte rahmet-i Subbûh,

Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir rûh:
Rûh-i itmînan.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s